15 Kasım 2009 Pazar

Kamplaşmanın dayanılmaz hafifliği

Toplum içinde, insanın kendini ifade etme biçimleri var. Bunlara temelinde varolduğunu kanıtlama ve en nihayetinde dikkatleri üzerine çekme içgüdüsü diyebiliriz...
Bir insanı toplumsal bir yaratık yapan onu vareden şeyler bir giysi, bir söz, bir davranış, bir kimlik veya tuttuğu bir takım olabilir...Bu "şey"lerin bütünü insanın varlığını oluştururken bir yandan da o şeylerin oluşturduğu kalıpları ve kılıfları da üzerine geçirmek manasına gelir...

Daha açık yazayım...Demek istediğim biz kendimizi tanımlayan bir alan yaratmaya çalıştıkça başkalarının alanlarıyla kesişmek ve giderek kapsanmak...Kalıplara kılıflara girmek, girmesek de bu önyargılara maruz kalmak...

Yani taraftarsan yada Fenerliysen söylemen gereken bir şeyler vardır... Sen varolabilmek için kendine taraftarlığı seçmiş olabilirsin, ama taraftarlığın nasıl olması gerektiğine karar verebilmek gibi bir kaygın yoktur, onun sınırları çizilmiştir onun içinde kaldığın sürece sorun yoktur.
Ve gün gelir birileri seni dinlemek zorunda kaldığında sen bu kalıbın temsilcisi olarak onların karşısındasındır ve onlar için senin fikirlerinden çok kılıfın önemlidir, işte kamplaşma burada başlar...
Mesela ben buradan cimbomla ilgili ne söylesem, ne anlatsam dinlenir işte fenerlinin biri zırvalıyor denir geçilir kimse merak dahi etmez, peki nolacak benim fikrilerim...Futbol üzerine taraftarlık üzerine fikirlerim varsa cimbomlular beni dinlemeyecek mi?
Peki bir Türk'ün, Kürtçe şarkı dinlemesi mümkün müdür? Yada tatil için Antalya'ya değil de Hakkari'ye gitmek istemesi, ulusalcı birinin bir kürtü savunması yada müslümanlarla fikir tartışması yada kürtün veya müslümanın Atatürk'ü sevmesi...
Bu saydıklarım ülke kampçılığının medarı iftiharı olmuş gösterenler, öyleysen zaten böylesin kalıpları, her şeyi kendine maletme, yontma ya fenerlisin ya değil, ya liboş, sorosçu, fetocusundur ya ulusalcı, faşist...
Kimsenin fikirleri tartışmak gibi bir derdi yok, iki tür kamp kurmuşlar ya ondan olmanı ya bundan olmanı bekliyorlar ve sen ne dersen de sonuçta o kampın söyledikleri senin söylediklerin.

Şimdi aslında bu yazının giriş kısmıydı sonuç kısmı kamplaşmanın bizi getirdiği durum...

İki el düşünün sıkı sıkıya kenetlenmiş, biri bir tarafa çekiyor biri bir tarafa ve bir kafkas tebeşir dairesinin içindeyiz herkes öbür eli çemberin dışına taşırıp parsayı götürmeye çalışıyor ama olan o ellere oluyor, sonuç ne olursa olsun zedelenen, yaralanan hatta parçalanan ellere.

Ülkemizde Kürtler ve Türkler arasında durum 50 yıla yakındır bu kenetlenme halinde kimse öbürüne yanaşmaya niyetlenmiyor sadece Kürt-Türk de değil, Müslüman-Laik, Fener-Cimbom diye gider bu hikaye ama en canlısı Kürt kenetlenmesi... İki tarafı da kışkırtıp daha kuvvetli çekmesini öğütleyenler bu gerilimden istifade edenler ve bu gerilimin canlara mal olması onların problemleri değil...

Ve bu kabulden yola çıkarsak Fener-Cimbom gerginliğinin gazcılarını bulmak buna izin vermemek bizim boynumuzun borcu değil midir? Şimdi 50 yıllık bir gerginliğin, kaşımanın nasıl canlara mal olduğunu gören bir birey bu gerginlikten elde ettiği tecrübeyi diğerlerinin tedavisi için niye kullanmaz...Ortada kıçı kırık bir rekabetten başka paylaşılamayan bir şey yokken bu nefreti kim körükler ve nasıl bir sonuç olursa bu işten vazgeçer...Bin yıllık bir oyunu, bir geleneği nice efsanelere yuva olmuş bu meydanı sizin kıtıpiyoz gerginliğinize bırakmak insanlara futbolun, rekabetin bu olduğuna inandırmaya çalışmak ahlaksızlık değil midir?

Şunu açıkça belirteyim Kürtlerle ve niceleriyle aramıza giren, toplumu perişanlığa götüren, en kötüsü uygarlık fakiri yapmayı başaran akıl küpleri-gerginlik zenginlerini, onlar futbolumuzu silahların gölgesinde bir oyun haline getirmeyi başarmadan önce durdurmak ve onların oyunlarına taş koymak benim en büyük görevimdir...Bu yolla baş koymuşum...

Yaşasın futbol.. Yaşasın halkların kardeşliği...

1 yorum:

Engin dedi ki...

hiç bir söz bu evrende kaybolup gitmez, yeter ki dökülsün kalemin ucundan...sen yaz biz okuruz koçum merak etme.eline sağlık.